Gönderen Konu: Atatürk'ün Çocukluk Anısı: Arkadaş Dediğin Böyle Olur  (Okunma sayısı 210 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı serdar102

  • Yeni Üye
  • İleti: 3
  • Karizma Puanı: 0



Bazı günler Makbule’yi bakla tarlasında yalnız bırakıp çevrede gezmeye çıkıyordum. Bir gün gezerken bir kaval sesi duydum. Bu kavalı kimin çaldığını merak edip kaval sesinin geldiği tarafa doğru yürüdüm. Biraz gidince baktım ilerdeki bir ağacın altında on yaşlarında bir çoban kaval çalıyor, etrafında da koyunlar otluyordu. Bu çocuğun kavalıyla yarattığı sihirli dünyasını bozmak istemedim. Varsın çalsın garip, diye düşündüm. Ben de o kaval çalmayı bırakıncaya kadar burada oturur, beklerim.

Aradan yarım saat geçti. Çocuk, türküler, oyun havaları çaldıktan sonra kavalını ağaca yasladı ve azık torbasını açıp yanında getirdiği yiyecekleri yemeye başladı. Oturduğum yerden kalktım, çocuğun yanına doğru yürümeye başladım. Karşıdan birisinin gelmekte olduğunu otların hışırtısından duyan çocuk başını kaldırdı. Çocuğun yanına gelince gülümseyerek:

Merhaba arkadaş, afiyet olsun, dedim. Benim adım Mustafa. İzin verirsen yanına oturmak istiyorum. 

Çoban çocuk:
“ Tabii gel gel, buyur şöyle “ dedi. “ Hem bak acıktıysan hiç çekinme ye bir şeyler karnını doyur. Yemezsen, darılırım. “

Çocuğun yanına oturdum. Sessizce ikimiz birlikte yemeklerimizi yedik. Daha sonra:
Arkadaş, çok güzel kaval çalıyorsun. Kendi kendine mi öğrendin yoksa bir öğreten mi oldu? diye sordum.

Çoban çocuk:
“ Köylük yerde böyle işleri öğreten olmaz. Benim dedem de çoban, babam da çoban, ben de çoban. Beş yaşına bastığımda babam, haydi bakalım Ali, al güt şu koyunları, deyip on tane koyun verdi bana. O günden bu yana çoban olup çıktım. Dedemi, babamı kaval çalarken dinledimdi. Bir gün canım sıkıldı, bu kavalı yaptım. Öyle böyle derken öğrendim çalmasını. Güzel çaldığımı az önce sen dediydin. Sağ olasın. “

Peki, arkadaş, çoban olarak yaşamını sürdüreceğini söylüyorsun. Tabiatla iç içesin, koyunlarını güdüyorsun, dilediğince kavalını çalıyorsun. İşine pek karışan olmaz. Özgürsün, belki mutlusun da. Fakat senden öncekilerden gördüğün, onların yaşadığı yaşam tarzının dışına çıkarak, dışarıya taşarak, daha aktif bir hayat yaşamayı arzulamaz mısın? Kendine bir hedef seçersin ve hedefine varmak için yeterli bilgiyi öğrenmeye okula gidersin. Bu ön bilgiyi öğrendikçe, öğrendiklerinin ışığında fikirlerini geliştirirsin. Eğer isterse kişi vatanına, milletine faydalı olabilecek pek çok iş başarır.

“ Ne yalan söyleyeyim, söylediklerinin bazı yerlerini anlayamadıysam da çoğunu anladım. İyi güzel diyorsun da bizim köyde okul yok. Şehirdeki okula gitmeye kalksam, tanıdığımız yok orada, kalacak yerim yok. Zaten babamlar bırakmazlar gideyim. Onlar da isterler Ali amir-memur olsun ama şu gördüğün koyunların başına bir çoban lazım. Herkes amir-memur olsa, çobanlığı kim yapacak? Boş ver beni be, düşünme beni, bırak ben çoban kalayım. Sen asıl kendinden haber ver, buralarda kimlere misafir geldin? Hem senin geldiğin şehir büyük mü? Sizin okulda çok çocuk var mı okula giden? “

Bak arkadaş, hayatta insanın eline birtakım fırsatlar geçer. Önemli olan ele geçen bu fırsatları en iyi şekilde değerlendirebilmektir. Bunun için de gayret gereklidir. Eğer biz seçtiğimiz hedefe ulaşmak için yeterli gayreti göstermezsek zaman içinde, hedefimizden giderek uzaklaştığımızı fark ederiz. Kimsenin kimseye zorla meslek seçtirmesine taraftar değilim. Severek yapılmayan bir iş, bir uğraş, kişiye hayatı anlamsız kılar. Böyle biri de, eğer çıkış yolu bulamazsa yani hayatını anlamsızlıktan kurtaramazsa vatanına, milletine gerektiği şekilde faydalı olamaz. Şimdi arkadaş, sen şehirdeki okula gitmeye kalksan orada yatılı bir okula girerdin ve kalacak yer diye bir sorunun olmazdı. Az önceki sözlerinden bunun için birtakım engeller çıkabileceğinden çekindiğini anladım. Ayrıca da, senin buradaki yaşantından pek şikayetçi olmadığını fark ettim. Fakat okuma-yazma isteği ile yanıp tutuştuğun belli. Benim okuduğum okulda okuyan çocukları merak etmen bunu gösteriyor.

Ben, annem ve kız kardeşimle birlikte Selanik’ten dayım Hüseyin Ağa’nın yanına geldik. Kız kardeşimle birlikte dayımın bakla tarlasında bekçilik yapıyoruz. Fırsat buldukça çevrede gezintiye çıkıyorum. İşte böyle bir gezinti anında seni gördüm, yanına geldim, oturduk, konuşuyoruz. İki ay kadar dayımın çiftliğinde kalacağız. Yani iki ay seninle bir arada olabiliriz demek istiyorum. Arkadaş, eğer istersen sana okuma-yazma öğretmek istiyorum. Biz buradan giderken sen okuma-yazma öğrenmiş olursun ve sana bırakacağım ders kitaplarını okuyup iyice öğrenirsin. Bu arada boş durmayıp arkadaşlarına da okuma-yazma öğretmek için çaba sarf edersin. Yakın bir gelecekte sizin köyün öğretmeni olursun. Ne dersin arkadaş, ister misin okuma-yazma öğrenmek? 

“ Tabii ki, isterim istemesine de, becerebilir miyim dersin okuma-yazma öğrenmeyi? “

Becerirsin, becerirsin. Sen istedikten, biraz da gayret gösterdikten sonra başarılı olmaman için hiçbir neden göremiyorum.

Daha sonra konuşmamın bir bölümünde Selanik’te Şemsi Efendi’nin İlkokulunda okuduğumu fakat babamın ölümü üzerine, annem ve kız kardeşimle dayımın yanına geldiğimizi anlattım. İlkokulu bitirdikten sonraki amacımın Askeri Rüşdiye’nin imtihanlarını kazanarak oraya girmek, Rüşdiye’yi bitirdikten sonra yüksek öğrenimime devam ederek sonunda subay olmak olduğunu belirttim. Ali ile bir süre daha konuşmamıza devam ettik ve yarın buluşmak üzere birbirimizden ayrıldık. Fırsat buldukça Çoban Ali ile bir araya geldik, ona okuma-yazma öğretebilmek için çırpınıp durdum. Benim bu iyi niyetli çabalarım boşa gitmedi. Bir süre sonra Ali, okuma-yazma öğrenmeye muvaffak oldu.

Aradan birkaç hafta geçtikten sonra:
Arkadaş, annem beni Selanik’e teyzemin yanına gönderiyor. Yarın gidiyorum. Selanik’te okumaya devam edeceğim. İşte ders kitaplarımı getirdim. İlk tanıştığımız günkü konuştuklarımızı unutmadın sanırım. Bu kitapları iyice oku, öğren. Fakat öğrendiklerin sende kalmasın. Öğrendiklerini arkadaşlarına da öğret, onlara da okuma-yazma öğret. Bir ülkede cahiller ne kadar çoksa, o ülke, o kadar geri kalmış demektir. Ülkemizin medeni milletler seviyesine erişebilmesi, her ferdin, üzerine düşen görevi yapmasıyla gerçekleşir. Ben okuma-yazma biliyorum, ben bilgiliyim demekle olmaz. Başkalarına da okuma-yazma öğretmedikçe, eğitmedikçe, bilgilendirmedikçe görevin tamamlanmış sayılmaz, yarım kalır. Bunu sakın aklından çıkarma. En güzel günler senin olsun arkadaş, hoşça kal, dedim ve elimi uzattım.

Çoban Ali, elimi sıktıktan sonra:
[/size][/color]
“ Seni subay olmuş yürürken görür gibi oluyorum, Mustafa. İnşallah vatana, millete yararlı olursun. Mustafa adını hiç unutmayacağım, sen de, Çoban Ali adını unutma. Subay olunca fırsat bulursan gel gör beni, ben hep buralardayım, olur mu Mustafa? “ derken, göz pınarlarından akan yaşları silmek gereğini duymuyordu.


SON