Gönderen Konu: Sinemasal Aşk Devinimi  (Okunma sayısı 1625 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı ...:::£sra:::...

  • Yönetim K.Ü
  • Sanat Kurdu
  • *
  • İleti: 7.699
  • Karizma Puanı: 2742
Sinemasal Aşk Devinimi
« : 04 Eylül 2007, 23:10:55 »



Sinemasal Aşk Devinimi

Aşk, insanoğlunun varoluşundan beri süregelen bir olgudur. Hayatımızın bir parçası olan bu olgu; sanatın her alanını olduğu gibi, sinemayı da oldukça fazla etkilemiştir. Bu nedenden ötürü de, izlediğiniz filmin türü ne olursa olsun, mutlaka aşk dair bir şeyler yakalamanız mümkündür beyazperdede...

Bu yazıda, geçmişten günümüze dek gelmiş "aşka dair" filmlerden kendimce en önemlilerine değinmeye ve türlere göre ayırarak, sizlerle paylaşmaya çalıştım. Umuyorum ki sizler de beğenirsiniz. Hepinize keyifli okumalar dilerim efendim.

Müzikal Aşklar

Müzik demek aşk demektir. Müzik gibi insanın duygularına hitap eden bir şeyi aşktan bağımsız düşünmek mümkün mü? Hele ki söz konusu olan müzikal filmler ise...

1952 yapımı Singin' in the Rain (Yağmurda Dans) çok güzel bir aşk hikayesini anlatır bizlere. Sessiz filmden sesli filme geçiş döneminde yaşananları kendisine fon olarak alan film; film yıldızı Don (Gene Kelly) ile şarkıcı ve dublaj sanatçısı Kathy (Debbie Reynolds) arasında ki dalgalı ilişkiyi, döneme damgasını vuran şarkılar şeliğinde anlatır bizlere.

Türün yakın tarihli en başarılı örneği olarak ise 2001 tarihli Moulin Rouge'u (Kırmızı Değirmen) gösterebiliriz. Nicole Kidman ve Ewan McGregor'ın son derece uyumlu bir çift haline geldiği film, aynı zamanda 1800'lü yılların Londra'sını başarılı bir şekilde yansıtan bir dönem filmidir de. 2 tiyatro oyuncusunu yer yer mutlu ancak sonuç itibariyle acıklı aşkını sunar bize Moulin Rouge, geçtiği döneme ait gösterişli kostümler ancak buna karşın günümüzün popüler şarkıları eşliğinde... Belki de bu tezat durum, aşkın zıtlıklarına dair güzel bir örnek teşkil etmektedir bizler için.

William Shakespeare'in ölümsüz eseri Romeo &Juliet ise; defalarca beyazperdeya konuk olmasına rağmen; belki de bu uyarlamaların içerisinde en ilgi çekici olanı Baz Luhrmann'ın (Moulin Rouge) 1996 yılında çektiğidir. Luhrmann, bu umutsuz aşk hikayesini günümüz dünyasına taşımış ve popüler parçalarla renklendirerek, bambaşka bri görünüme kavuşturmuştur.

Korkunç Aşklar

Evet, belki korku ve aşk kelimelerini yan yana koymak insana biraz tuhaf geliyor olabilir; ancak korku filmleri de aşktan nasibini almıştır her daim. Genelde bu tip filmlerde ki aşklar son derece 2 boyutlu ve gerçeklikten uzak olup "teenslasher" tarzı gençlerin doğrandığı filmlere sos olmaktan öteye gitmezler.

1935 tarihli Bride of Frankenstein (Frankenstein'ın Gelini) ilginç bir örnektir. Klasik Frankenstein hikayesine bir adet de dişi Frankenstein eklenmiş ve böylece Frankenstei'ın (unutulmaz oyuncu Boris Karloff'un oyunculuğuyla) insani yönünü görebilmemiz sağlanmıştır.

Japon sinemasından sıra dışı bir film olarak dikkati çeken Onnibaba ise (1964); kocası savaşta kaybolmuş (ve muhtemelen) ölmüş bir kadının, tutkularına daha fazla dayanamayarak, tanıştığı gizemli (Maskeli yüzünü göremeyiz) adamla birlikte olmasına şahit oluruz. Ancak kadının, kocasının annesi ile beraber yaşaması, bu ilişkinin gizlenmesini zorunlu kılmaktadır. Konudan da anlaşılacağı üzere tutkulara dair bir filmdir Onibaba ve oldukça da başarılıdır.

Son olarak ise 1925 tarihli The Phantom of The Opera (Operadaki Hayalet) filmini anmak gerekir. Yüzü yaralı Erik'in (Hayalet), melankolik ve umutsuz aşkına tanık oluruz bu filmde. Daha sonraları defalarca yeniden filme çekilmiş olsa da, ilk filmin yeri daima bambaşka olmuştur.

Maceralı Aşklar

Çoğu macera filminin ayrılmaz bir unsurudur aşk... Ancak genelde bu tür filmlerde de aşkın çoğu zaman tek manası "daha çok para" demektir.

Star Wars serisinin orijinal üçlemeleri (1977,1980, 1983) her daim aksiyonun uçlarında gezerken, (özellikle 2. Film olan Empire Strikes Back'den itibaren) romantizmin de kıyısından köşesinden sokulmuştur. Han Solo, Prenses Lia ve Luke Skywalker arasında oluşan bu aşk üçgeni; inandırıcılıktan uzak ancak gayet hoş anlar olarak belleklerimizde yerini almıştır.

Son dönemin macera ile romantizmi en iyi harmanlayan filmlerinden bir tanesi ise hiç kuşku yok ki Pirates of The Caribbian serisidir. Bir yandan eğlence şamata ve macera tam gaz giderken, bir yandan da tatlı bir aşk rüzgarı dalgalandırmaktadır Siyah İnci'nin yelkenlerini... Özellikle serinin son filmi olan At World's End (Dünya'nın Sonu); aksiyonun tavana vurduğu anda gelişiveren evlilik seremonisi ile dikkat çekmektedir.

Siyah Beyaz Aşklar

Siyah beyaz sinemanın tadı daima başka olmuştur. Özellikle sinema tiryakileri için bu filmler hep ayrı ve özel bir yerde yer alacaklardır. Bu dönemden özellikle aklımda kalan 2 filmi paylaşmak isterim sizlerle..

Çoğu kişiye göre sinema tareihinin en iyi filmi sayılan Casablanca (1942), bugün için sinemanın olmazsa olmazı sayılabilecek çoğu detayı ilk kez kullanmıştır. Rick (Humphrey Bogart) ile Ilsa (Ingrid Bergman) arasında ki (bugün için belki biraz ağdalı kabul edilebilecek) aşk, ait olduğu döneme (Ve belki de tüm sinema tarihine) damgasını vurmuştur. Ayrıca "Tekrar Çal Sam" gibi unutulmaz bir diyalogu ve unutulmaz final sahnesini de belirtmeden geçmek doğru olmayacaktır bu güzel filmin.

Siyah beyaz dönemin çok sevdiğim bir diğer filmi de Frank Capra'nın Mr. Deeds Goes to Town (1936) isimli filmidir. Döneminin son derece üzerinde bir kaliteye sahip olan bu film; hem ciddi politik taşlamalar içermekte, hem de saf bir Amerikalı olan Mr. Deeds'in yaptıklarıyla, içimizi sevgi ile doldurmaktadır. Gerçek olamayacak denli saf ve iyi bir insandır Mr. Deeds.. Kim bilir? Belki de kokuşmuş bir toplumda, içimizde ki iyilik özleminin bir sembolüdür bu hayali karakter..

Mr. Deeds, kimseye güvenemediği bir ortamda Babe isimli bir kızla tanışıyor.. Belki de bu dünyada ki tutunacak bir dal olarak gördüğü bu insana kolayca güveniyor ve "O hayali kızın bir gün gerçek olmasını umdum hep" sözüyle de ona verdiği değeri dile getirmekten çekinmiyor.. Gel gör ki Babe de aslında Mr. Deeds'i topluma maskara yapmaya çalışan bir gazeteciden başkası değildir..

Yaşadığı tüm hayal kırıklıkları, Mr. Deeds'i tüm çiftliğini yoksul çiftçilere dağıtmaya karar vermesine yol açıyor ki, bu da onun deli damgası yiyip, mahkemeye çıkmasına yol açıyor. Neden böyle yaptın diye sorduklarında mahkemede; "Yaptığım tek şey bu.. Tepede durup, çıkamayanlara yardım etmek" sözü, bu adamın ne denli temiz birisi olduğunu bir kez daha gösteriyor..

Sonunda şöyle geliyor insanın aklına.. Belki de biziz deli olan.. Belki de içimizde ki en akıllı kişidir Mr. Deeds..

Felsefi Aşklar

Kimi aşklar vardır ki düşünsel bir boyuttadır. Düşünsel dediysem şayet, sanmayın ki platonik... Ellerin bile değmediği birbirine, sadece düşüncelerin buluştuğu bir aşk! Hal böyle iken akla bir tek şey gelir bir sinefilin; Kitap gibi filmler yapan Richard Linklater'ın Before Sunrise (1995) ile Before Sunset'i (2004)...

İlk filmde bir trende karşılaşırız Fransız güzeli Celine ve Amerikalı Jese ile... Trenin yemekli vagonunda başlayan konuşmaları, Avusturya sokaklarında devam eder ve birbirini anlayan bu iki güzel insanın hayata ve aşka dayalı felsefi sohbetlerine tanık oluruz 2 saat boyunca... Sabaha kadar Avusturya'yı gezerler ve aralarında ki elektrik artar an be an... Sabah ise ayrılık vakti gelmiştir artık ve söz verirler birbirlerine, seneye aynı yerde görüşmek ümidiyle.

Before Sunset'de ise bir kitapçı dükkanında rastlarız kahramanlarımıza, tam 9 yıl sonra.... Aradan geçen yıllar çok şey götürmüştür ikisinden de. Artık ikisi de eskisi kadar cesur değillerdir, yaşlarının ilerlemesinin de etkisi ile.. Ancak bu 2. şans, belki de kurtuluşları olacaktır ruhlarının... Gerçek zamanlı ilerleyen hikaye yapısı ve diyaloglarının gücü ile ilk filmi bile aşan bir yapıdadır Before Sunset.

Çocuksu Aşklar

Çocuksu bir aşkın en güzel örneği, hiç şüphesiz ki Amelie'dir. ( 2001) Çocuksu ve güzel Amelie Poulain'in kendi mutsuzluğundan sıyrılmak için insanları mutlu etmeye çalışması ve bu esnada hayatının aşkına rastlaması, seyirciye, adeta bir çocuğun gözünden anlatılmaktadır. Amelie'nin, hayatının aşkı Nino'nun peşinden koşarken ki ürkek ve cesaretsiz tavırları bizlere saç baş yoldururken, bir yandan da finale değil ilgimizi en üst seviyede tutmaktadır.

Fantastik Aşklar

Fantezi ile aşkın karışımı çoğunlukla pek olumlu sonuç vermese de, 2006 yapımı Fountain (Kaynak) için bunun tam aksi bir durum söz konusudur. Hugh Jackman ve Rachel Weis'in başrolleri paylaştığı filmde 1000 yıllık bir süreçte; 3 farklı erkeğin (Gerçi benim yorumuma göre tek), sevdikleri kadının hayatını kurtarmak için gösterdiği çabayı anlatmakta.

Böylesine güzel bir konuya, dört dörtlük bir görüntü çalışması ile Reqiem for a Dream'in de müziklerini yapan Clint Mansell'ın eşsiz tınıları da eklenince, büyüleyici bir masalın içinde buluveriyorsunuz kendinizi.




çok çalışmak zamanı

Çevrimdışı ...:::£sra:::...

  • Yönetim K.Ü
  • Sanat Kurdu
  • *
  • İleti: 7.699
  • Karizma Puanı: 2742
Ynt: Sinemasal Aşk Devinimi
« Yanıtla #1 : 04 Eylül 2007, 23:50:08 »
medulla bende senin sayende sinemasever oldum çıktım pek fazla film kültürüm yoktu fakat yaptığın güzel film yorumları ilgimi çektikçe araştırmaya yöneliyorum bunun için ben teşekkür  ederim
çok çalışmak zamanı